Birleşmiş Milletler tarafından 90′lı yıllardan itibaren 3 Mayıs tarihi, Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kutlanıyor. Bağımsız ve özgür basının desteklenmesi bakımından oldukça önem taşıyan, Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde herkesin aklında beliren sorulardan biri de, “Basın gerçekten özgür mü?..” Bu sorunun cevabını Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi ve İletişim Hukuku alanındaki çalışmaları ile tanınan Arş. Gör. Dr. Artun Avcı ile aradık.
Basının toplum içinde bu kadar önemli olmasının hatta dördüncü kuvvet olarak görülmesinin altında yatan neden nedir?
Aydınlanma düşünürleri Locke, Mill, de Tocqueville’nin, ifade ve basın özgürlüğü üzerine önemli metinler kaleme aldığını biliyoruz. Fikirleri şu biçimde özetlenebilir; İfade özgürlüğünün taşıyıcısı olan basının işlevini yerine getirebilmesi şu ilkelerle mümkün: Basın, siyasal iktidarın denetiminden bağımsız olmalı; kamunun ve yurttaşların hizmetinde olmalı; yöneticileri kontrol ve denetim görevi üstlenmelidir. Bunu yapabilmesinin koşulu çok sesli olması ve kamusal alan içinde çoğulcu ve özgürlükçü fikirlerin oluşturulmasına zemin hazırlamasıdır. Basın, kamunun çıkarlarını savunmalıdır. Bu anlamda basın ve iletişim özgürlüğü ifade özgürlüğünün bir yansımasıdır. İfade özgürlüğünün en önemli yansıması da ifade ve fikirlerin kamuya basın yayın araçlarıyla ulaştırılmasında ortaya çıkar. Güçlü ve katılımcı bir demokrasi için yurttaşların bilgilendirilmesi, tartışmalara katılma potansiyellerinin açığa çıkartılması, demokratik, siyasal bir güce dönüşebilmeleri, aktif ve örgütlü olabilmeleri, kamusal platformlarda söz sahibi olabilmeleri gerekir. Bu noktada basın, kamusal tartışma, konuşma ve müzakere etme yoluyla siyasal ve kamusal katılımın gerçekleştiği, toplumu ve devleti şekillendiren bir etkileşim arenası olmalıdır. Kamusal tartışma süreçleri alternatif demokrasi modelleri geliştirilebilir ve mevcut demokrasinin sınırları genişletilebilir. Güçlü demokrasi kuramının temeli, siyasal bilince sahip yurttaşların, özgür ve özerk iradeleriyle gerçekleşen bu tartışmalarla siyasal iktidarı rasyonelleştirmesidir. Bunun önkoşulu da yurttaşların söz söyleme özgürlüklerinin ve haber, bilgi ve enformasyon alma haklarının kurumsal, siyasal ve hukuksal olarak güvence altına alınmış olmasıdır. İfade ve basın özgürlüğünün güvence altına alınmadığı bir toplumda kamusal müzakere temelleri ve dolayısıyla demokrasi zayıf olacaktır. Bu nedenle basının, dördüncü kuvvet olarak kamu adına yürütme, yasama ve yargıyı denetleme görevi, demokratik bir toplumun temelini oluşturur.
Demokratik bir toplumda, basını nasıl tarifleyebiliriz?
Demokratik bir toplum şu kurucu unsurlar ile birlikte vardır: Çok geniş sayıda yurttaşın kamusal tartışma ve meselelerden haberdar olması; bu sorunların çözümü için müzakereler yapması; bu müzakere süreçlerinde statü, iktidar, egemenlik ilişkilerinden bağımsız olarak yurttaşların eşit biçimde konumlanması ve müzakere süreçleri sonucunda herkesin en genel çıkarlarını içerecek biçimde uzlaşmanın veya ortak bir rızanın oluşturulması gereklidir. Yurttaşların kamusal, politik sorunların çözümü için harekete geçebilmelerinin en önemli koşullarından birisi farklı mekan ve uzamlarda yer alanların birbirleriyle iletişim ve etkileşim kapasitelerini arttırabilecekleri basın araçlarının etkin olarak kullanılmasıdır. Basının demokratik bir toplumda önemi burada ortaya çıkar. Basının haber, bilgi ve enformasyonu “kamusal kılma” özelliği vardır. Bu özellik sayesinde özel bilgiler ya da özel alanda kişilerce üretilen/oluşturulan bilgiler, basın araçları ile kamusal bilgilere dönüştürülür. Bu nedenle basın, toplumun genelinin kamusal yaşam yönünde kararlar almasını sağlama potansiyelleri nedeniyle demokratik bir toplum için yaşamsaldır. Çünkü güçlü bir demokrasinin bilgili yurttaşlara ihtiyacı vardır. Bir başka ifadeyle demokrasi, bilgilendirilmiş, siyasi bilinci yüksek yurttaşların katılımına ihtiyaç duyar.
Basına yönelik herhangi bir sansür resmi olarak yok fakat ‘basın, siyasal iktidarın çizdiği sınırlar içinde özgürdür’ anlayışı da gün geçtikçe güçleniyor. Ne düşünürsünüz?
Siyasal iktidarın basın üzerindeki denetim ve kontrolünün giderek artması, demokratik bir toplum açısından sakıncalıdır. Basın tarihi, siyasal iktidarların/ hükümetlerin basına yönelik politikalarına ilişkin tutumları hakkında yeterli ipuçları vermektedir. Siyasi iktidarlar, medya politikalarında kitle iletişim aygıtlarına belirli işlevler yüklemekte ve bu işlevler çerçevesinde kural ve kanun düzenlemeleri yapmak istemektedir. Kitle iletişim araçlarına ilişkin kanun düzenlemelerinden kamu otoriteleri, genelde “kontrol” ve “denetleme”yi anlamakta ve “toplumsal işlevler ve güvenlik” anlayışları çerçevesinde hareket etmek istemektedir. Özellikle otorite ve devletin “kutsallaştırıldığı”; katı merkeziyetçi bir yönetim modeline sahip ülkeler, kitle iletişimini kontrol ve denetim altına almak isteyen bir siyasi gelenekten gelmektedir. Bu nedenle bu ülkelerde basın ve gazeteciliğin tarihi, sansürle, yasaklamalarla, kontrolle, denetimle, baskıyla, sürgünle anılmakta ve basını ancak “kanun dairesinde serbest” hale getirmektedir.
Anayasalarımızın tamamında basın kontrol altında tutulmaya çalışıldı. Basını bu denli ‘korunulması gerekli’ kılan nedir?
Basın özgürlüğü ilk kez 12 Haziran 1776 tarihli Virginia İnsan Hakları Bildirisinin 12. maddesi ve “düşüncelerin ve kanaatlerin başkalarına serbestçe iletilmesi ve ulaştırılması insanın en değerli haklarından biridir; böylece her yurttaş serbestçe konuşabilir, yazabilir ve basabilir” diyen 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan Hakları Bildirisi 11. madde ile İnsan Hakları Kataloğu’nun temel bir unsuru haline gelmiştir. Basın özgürlüğünü etik bir değer kazanmış bir “evrensel nitelik” olarak ele almak gerekir. Bu özgürlük, tarihsel süreç içinde insanlığın somut siyasal, tarihsel eylemleri sonucu kazanılmış hak kategorisidir. Bu hak kategorisi ilk önce Batı’da ortaya çıkmış ve Batı tarihsel deneyiminin ürünü olmasına karşılık “kültürler/toplumlar üstü” evrensel bir değeri içerir. Kant ve Habermas’ın kavramsallaştırdığı biçimde basın özgürlüğü gibi “evrenselleştirilebilir etik normlar”, aidiyetlerin, geleneklerin, kültürel normların ötesinde tüm insanlığa seslenmektedir. Bu nedenle basının iç ulusal normlarla kontrol altında tutulması “kültürel normlar adına” meşrulaştırılamaz ve basın özgürlüğünü sınırlamayı amaçlayan kamu otoritelerinin “evrensel norm” karşıtı bir söylem oluşturmaması gerekir.
Basına yönelik RTÜK benzeri sınırlandırmaların olması doğru mudur? Şayet olacaksa bu sınırlandırmaların ölçüsü sanıldığı gibi mutlak mıdır, kime göre ve neye göredir?
Demokratik bir toplumun gereği kitle iletişim ortamında “rahatsız eden, şok eden, hoşlanılmayan ve hatta tiksinti duyulan” fikirler dahi hukuksal bir güvenceye sahip olmalıdır. Kamu otoriteleri bu alana müdahale etmemeli; pozitif yükümlülük gereği yurttaşların kitle iletişim özgürlüğünü gerçekleştirecek tedbirleri almalıdır. Radyo Televizyon Üst Kurulu, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gibi düzenleyici kuruluşların varlığı, radyo ve televizyon yayınlarının ve internet yayıncılığının belirli kurallar çerçevesinde yapılması açısından gereklidir. Ancak bu kuruluşların niteliği ve özelliği mevcut durumdan farklı olarak özerk ve demokratik olmalı, kararları hukuka uygun ve karar süreçleri şeffaf olmalıdır. Kitle iletişim araçlarının düzenlenmesinden kontrol ve denetim değil; uluslararası normlara uygun etik kodlar anlaşılmalıdır. Bu kuruluşlarda ilgili hukuk düzenlemeleri hukuk devletinin korumakla yükümlü olduğu temel hak ve özgürlükler doğrultusunda, sivil toplumun katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Bu kurumlar tarafından gerçekleştirilecek sınırlandırma sebepleri herkeste aynı anlamı çağrıştırmalı; içerikleri kişilerin dünya görüşlerine ve siyasi konumlarına göre farklı yorumlanmamalıdır. Bu nedenle içerikleri net olmayan, belirsizlik içeren ve hatta “muğlak” sayılabilecek sınırlama sebeplerine dayanarak basın özgürlüğünü sınırlamak, demokratik bir toplumun gerekleri ile bağdaşmaz. Basın özgürlüğüne yönelik sınırlama sebeplerinin AİHS, BM İnsan Hakları Bildirgesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi gibi uluslararası insan hak ve özgürlüklerini düzenleyen normlar dikkate alınarak yapılması gerekir.
Basın özgürlüğü hususunda yeni anayasadan beklentiler nelerdir?
Uluslararası toplum insan haklarını en üstün evrensel değer olarak kabul ederek, insan haklarına ülkelerin her şeyden daha fazla değer vermeleri gerektiği ülküsünde birleşmiş, insan hakları ve özgürlüklerinin genel çerçevesi çizilmiştir. Çizilen bu genel çerçeveye göre yaşama hakkı, işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, cezaların yasallığı, özel hayatın ve aile hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü, evlenme hakkı, etkili başvuru hakkı ve ayrımcılık yasağı insan hakları ve özgürlükleri olarak evrensel platformda tanınmıştır. Türkiye’nin de yeni Anayasasında uluslararası toplumun bir üyesi olarak bu hak ve özgürlükleri tanıması ve güvence altına alması gerekir. Anayasada basın özgürlüğü ile ilgili düzenlemede dikkate alınması gereken husus, ifade ve iletişim özgürlüğünü güvence altına alacak kamusal meseleler ile ilgili eleştirel tartışma alanını genişletecek meşru bir ortam demokratik toplumun gereği olmalıdır. Anayasa maddesi, temel hak ve özgürlükleri düzenleyen uluslararası normlar doğrultusunda kamusal alandaki siyasal tartışma pratiklerini güvence altına alacak biçimde düzenlenmelidir. Hak kategorilerinin bütünlük içinde değerlendirmek gerekir. Bu noktada basın özgürlüğü, hakların çekirdek özünü oluşturması nedeniyle diğer hak kategorilerinden bağımsız düşünülemez. Sınır Tanımayan Gazetecilerin de ifade ettiği gibi: “Basın Özgürlüğünün Olduğu Yerde Açlık Olmaz”.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder